Bir ülkenin bağımsızlığının temeli, kuşkusuz ekonomik gücü. Bu güce sahip olmak ise üretmekten geçiyor. "Bağımsızlık benim karakterimdir" diyen Mustafa Kemal Atatürk, cumhuriyetin ilk yıllarında, Osmanlı'dan devraldığı ekonomik enkaza rağmen gerçekleştirdiği sanayi devrimiyle, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının temellerini attı.
Türkiye Cumhuriyeti, 96 yıllık tarihi ile nispeten genç bir ülke. Osmanlı Devleti'nden bir enkaz devralan, imkânsızlıklar içerisinde büyük bir Kurtuluş Savaşı mücadelesi vererek bağımsızlığını kazanan ülkenin ikinci savaşı, kuşkusuz kalkınma alanında oldu. Üretmeyen, dışa bağımlı ve borçlu Osmanlı'nın mirasını, üzerine büyük bir savaş sonrası devralan genç cumhuriyet, büyük bir sorumlulukla karşı karşıyaydı. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, halkın büyük fedakârlıklarıyla kurmuş oldukları yeni cumhuriyeti ayağa kaldıracak kararları hızlıca almak, uygulamak ve çok çalışmak zorundaydı. Güçlü ve sarsılmaz bir temel atmak, gelecek nesillere refah içinde yaşayacakları bir Türkiye bırakmak hayaliyle çalışıyorlardı. Hedefleri büyük, yükleri ağırdı.
Aslında, Türkiye'nin sanayileşme çabaları, iki asırdan fazla bir zamana yayılıyordu.
Genç Cumhuriyet, Osmanlı'dan bir enkaz devralsa da, sanayileşme fikri bu topraklarda 19'uncu yüzyılın başında, Tanzimat ve Aydınlanma hareketlerine paralel olarak ortaya çıkmıştı. Elbette, artık çöküş dönemindeki Osmanlı'nın kurduğu sanayi tesisleri, Osmanlı'nın sanayi devrimini ıskalamasını engellememişti. Ama bunlar, bu topraklarda yabancılar dışında yerli inisiyatifle kurulan sanayi kuruluşlarının ilk pilot çalışmaları olarak adlandırılabilir. Nitekim Genç Cumhuriyet, Beykoz Kundura Fabrikası örneğinde görüldüğü gibi, bunların bazılarını alıp geliştirerek ülkeye önemli faydalar sağladı.
19'uncu yüzyıldan itibaren iktisadî alanda bir tarım ülkesi görüntüsü veren Osmanlı Devleti, sanayi alanındaki faaliyetlerini, küçük ölçekli işletmelerle yürütüyor ve bu faaliyetler daha çok el emeğine dayanıyordu. Bununla beraber, 18'inci yüzyıla kadar harp sanayi, tersane işleri, madencilik, halı ve dokuma gibi alanlarda Avrupa sanayii ile rekabet edebilmekteydi. Ancak Osmanlı Devleti, Avrupa'daki Sanayi Devrimi'ni izleyemedi.
Sanayi Devrimi ile Avrupa'da üretim maliyetlerinin büyük ölçüde düşmesi sonucu, rekabet imkânını da kaybeden Osmanlı ekonomisi, 1809 ve 1838 ticaret antlaşmalarıyla önce İngiltere, daha sonra da 1878'den itibaren Bismark Almanyası'nın kontrolüne geçti. Bu ilişkiler sonucunda ipek, demir ve dericilik gibi yerli zanaatlar çöktü. Sonrasında, alt yapı yetersizliği yüzünden yurt içinde yetiştirilen ürünler bile, tüketici pazarlarına ulaştırılamaz oldu.
Bunun sonucunda, 1839'da İstanbul'da 2 bin 752 kumaşçı tezgâhı ve tezgâhlarda yaklaşık 3 bin 500 işçi çalışırken 1869'da tezgâh sayısı 25'e, kumaşçı sayısı 42'ye düştü.
Kötü gidişi durdurmak ve sanayiyi yeniden canlandırmak isteyen Osmanlı Devleti, 1863'te İslah-ı Sanayi Komisyonu'nu kurdu. Ancak bu komisyonda alınan kararların Kapitülasyonlar sebebiyle uygulanamadı. 1913'te "Teşvik-i Sanayi Kanunu Muvakkatı"nı çıkararak sanayiyi teşvik etmeye çalıştı. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin gayretleri ile ortaya çıkan kanunun Meclis-i Mebusan'daki görüşmeleri sırasında sunulan tasarılarla Osmanlı halkının yerli malı kullanılması konusu üzerinde de duruldu. Ancak Teşvik-i Sanayi Kanunu'nun kabulünden bir yıl sonra, 1'inci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine, kanunun istenilen ölçüde uygulanması mümkün olamadı. Buna karşın kanunla bazı başarılar da elde edildi. 1909-1913 yılları arasında Osmanlı toprakları üzerinde 51 anonim şirket varken, teşvikin uygulandığı 1914-1918 tarihleri arasında bu sayı 88'e yükseldi. Aynı şekilde, savaştan önce Türklerin ticarete ve sanayiye katılma oranları tahminen yüzde 10'u bulurken, 1'inci Dünya Savaşı sonrasında, sermaye sahiplerinin önemli bir kısmı Türk'tü.
SAYFA-1 SAYFA-2 SAYFA-3 SAYFA-4 SAYFA-5 SAYFA-6 SAYFA-7
Kaynak: https://www.aimsad.org/istatistikler/ataturkvesanayidevrimidisabagimliekonomidenuretenturkiyeye
Adres:
Maltepe Mh. Stadyum Cd. No.2 Bergama/İZMİR
Telefon
0232 631 28 57